Cumartesi, Aralık 25

Yeni Yıl Ne Güzel, Ne Güzel


Tumblr_ldyqzftysy1qfp3dqo1_500_large


1-)Yeni yıla nasıl ve kimlerle girmek istiyorsunuz?

Hiç böyle büyük kutlamalarla, coşku gibisinden duygularla girdiğim bir yeni yılım olmadı açıkcası. (acıtasyonvol1) Kalabalıkları pek sevmem, büyük kutlama kısmını atabiliriz ama ailem ve arkadaşlarımın içinde olabileceği güzel bir gün ile kutlamayı isterdim heralde. Sonuçta 'Yeni yıla nasıl girerseniz tüm yıl öyle gider' derler. Ben de batıl inançları olan bir insanım. Kısacası güzel bir gün olsun, hayat güzel olsun, toz pembe, panjur falan filan...

2-)Yeni yıldan beklentileriniz nelerdir ?

Pek bir beklentim yok, beklenti ne kadar azsa mutluluklar o denli büyük oluyor. O kurala inanıp, uygulamaya çalışacağım. Zaten dersaneye başlama olasılığım olduğundan, pek tatlı bir yıl olacağını düşünmüyorum. Şu anki kadar sıkıcı olmasın yeter. Bir de bol bol kar yağsın. Soğuk olmasın ama kar yağsın. Nasıl olacak bilmiyorum ama soğuk olmayan karlı bir yıl olsun işte. Kar i love u.

3-)Yeni yıl sence ne demek ?

Aralık 31'den sonraki 365 günler toplamı.
Yani tamam birşeyler ben de yazmak isterdim de. Kısa-öz tanımı bu.
Hı illa duygu dünyasına akacaksak, hepimizi büyük umutlara gebe bırakıp sonunda da büyük hayal kırıklıklarının karın ağrılarıyla başbaşa bırakan o saçma kutlama işte.

4-) Yeni yılda ne olursa çok mutlu olursun ?

Bilemedim bak şimdi. Bizde hediye anlayışı pek yok yeni yılda. Öyle birşey olsaydı istediğim çok şey var. Çaktırmadan buradan mesajını verir, blogumu okuyan şeker mi şeker arkadaşlarıma (yağçekmevol1) tatlı tatlı fikir vermiş olurdum.
Onun dışında da şu yanımda olsun, şu siktirsin gitsin tarzı isteklerim de yok. Yeni yıl gelsin, hoşgelsin, yeter.


5-) Yeni yıla dair mesajın nedir ?

Bak az evvel dediğimden iyi mesaj olur. Beklentinizi en aza indirgeyin, hayal kırıklığı çok çabuk geçen bir duyguhali değil. Kendinizi düşünün azıcık, yıl sizin yılınız ancak öyle olabilir.

Saygılar, sevgiler bloggerlar. :)
Mutlu Yıllar!
Mim için Nikita Roxie'ye teşekkürler.

Salı, Aralık 14

Saylaa! -Mim-

Bir kız var. Adı Sayla.
Tabii ki Sayla değil ama ben ona Sayla diyorum. O da bana Meyşa.
Liella'cığımın bana yolladığı mimin konusu şöyle;

- Birini seçin ve onunla ne yapmak istediğinizi yazın.



Onunla bir hayalimiz vardır hep gelecekle ilgili. Kendisi hırslı ve başarılı bir insandır. İleride çok büyük yerlerde adı geçecek. Sayla diye değil elbette ama benim Süper Sayla'm olarak olacağı kesin. Yat almak gibi bir hayali var kendisinin. O böyledir, yüksekten uçar ve yükseye konabilitesi olan biridir. İleride, ikimiz de hayatlarımızda bir yerlere geldikten sonra. Yani cebimizde para, altımızda araba, hiç kimseye dair de bir bağımız kalmadığı zamanlarda. Tek bir telefon bizi bir araya getirmeye yetecek. Hayalimiz budur, olacak da.
- Meyşa, bir hafta iznim var. Topla bavulunu Farayla'ya gidiyoruz.
- Sayla, yarın akşamki planlarını iptal et, Duman konseri var, gidip çığlık atalım biraz.
- Meyşaa, akşam bana gel bir film kapıp moralım bok gibi.
- Sayla, Selinler yarın dönüyorlarmış x mekanda toplanmalıyız!
- Meyşa, o görmek istediğin şelale var ya, yazın değil bu mevsimde akıyor dingilim, gel gidip görelim bu hafta içinde. İki gün falan kalırız hazırlan.
- Sayla'm canım çok sıkkın ya, bir valiz yap ufaktan, annemlerin yazlık boş oraya akalım. Orada dediğim yerlere görürürm seni hem.

ve benzeri.

- Saylaaaaa.
- Hııı.
- Seni seviyorum lan!

 şey. yaşımdan dolayı bu yazıya
ooo bir kaç seneye ne sen onu 
ne o seni hatırlar tarzı yorumlar yapacaksanız,
parmaklarınızı yormayınız. :)

Nikita Roxie, deepblueeagle, cRn, vєssєℓαм, Mia mimlendiniz bu aradaaa.

Rüyalarını Ver Bana

Haşmet Babaoğlu'nun Rüyalarını Ver Bana kitabının aynı adlı kesitidir.
Sadece hoşuma gitti, paylaşmak istedim.
Kendisini normalde sevmem ama derste arkadaşımdan aldığım kitabı 2 derste bitiriverdim. Bu tarz öykülerle dolu bir kitap. Öykünün ikinci karakteri de adaşımmış. Neyse öyküye geçelim..

Tumblr_ld28csycwo1qzdqh3o1_500_large


Uyuyan erkek görüntüsünden kadınların pek hoşlanmadıklarını bilecek kadar görmüş geçirmiş bir adamdı.
Ama bilirdi. Erkekler sevdikleri kadını uyurken izlemeyi severlerdi.
Severlerdi değil mi?
Peki, şimdi ne oluyordu ona?
Neden birkaç gecedir ateşi birdenbire kırka fırlamış gibi uyanıp Merve'yi uyurken görmekten huzursuzlanıyordu?
Neden Merve'nin dudaklarının kenarında biriken salgıya eskisi gibi sevecenlikle bakamıyordu?
Neden dirseklerinin üzerinde doğruluyor, bir süre sanki Merve'nin alnında küçük bir ekran varmış gibi bakıp duruyordu?
Ve aklına gep o uğursuz konuşma geliyordu.
Birkaç ay önceydi. Merve telefonda bir arkadaşına gördüğü rüyayı anlatıyordu. Ancak şu kadarını işitebilmişti.
"...Yanaklarımdan süzülen yağmur damlalarını parmaklarıyla siliyordu, sonra o suları dudaklarına götürüyordu. Sabah kendime gelemedim."
Bunları anlattıktan sonra kıkırdayarak gülüşmüşlerdi.

***

Kalktı. Mutfağa gitti.
Işıkları yakmadan buzdolabındaki NoFrost yazısını seçmeye çalıştı. T harfini hizalayıp yakaladığı kolu kendine doğru çekti. Dolabın kapısı açıldı.
Süt mü? Kola mı?
Miğdesi süt diyordu, beyni kola...
Kolayı seçti.
Önce soğuk kutuyu avucunda dolaştırdı, ardından alnına, şakaklarına sürdü. Hiçbir derecenin saptayamadığı ateşini düşürürdü belki o keskin soğuk. Kutuyu elinde döndürerek yatak odasına doğru yürüdü. Merve dizlerini karnına çekmişti. Uykusunun derinlerindeydi. Koyu renkli ojelerine bakılırsa kadındı, fakat ellerini sağ yanıağının altına sıkıştırma biçimine bakılırsa çocuktu o anda, misafirlikte yorgun düşüp uyuyakalmış bir çocuktu...
Tam o anda mırıldandı, birşeyler söyledi genç kadın. Tuhaf sesler çıkardı. Ve adamatmaca gibi atladı yatağa, kulağını Merve'nin ağzına dayadı. Tutkulu bir adam yapardı ancak bunu... Uzun süreki bir ilişkinin bağlarını ikide bir çekip uzatmayı alışkanlık edinmiş bir adam ise "aman uyandırmayayım" deyip odadan sıvışırdı.
Ama tutku tehlikelidir.
Tutku iki yanı keskin bıçaktır. Tutacak yeri de yoksa eğer bıcağın, bazen kanamayı göze almak gerekir...
En berbat özelliği nedir tutkunun?
Bağlandığınız kişinin, gücü elinde tutan taraf olduğunu bilirsiniz.
İşte bu bilgi berbattır ve öfkeyi besler.
O da birdenbire öfkeye kapıldı!
Kendine öfkelenir gibiydi ama iki eliyle Merve'yi kollarından tutup silkelerken anladı ne yaptığını. Ve ancak birkaç dakika sonra farketti nasıl bağırdığını, büyün evi nasıl inlettiğini.
"Rüyalarını ver bana!" diye bağırmıştı Merve'yi sarsarak uyandırırken.
"Bana rüyalarını veeer! Rüyalarını istiyorum."
Ne saçma.
Ne delice.
Nasıl umarsız ve umutsuz bir arzu.
Böyle düşünmeye başladığında iş işten geçmişti.
Genç kadın şoktan sıyrılmış, hüngür hüngür ağlamaya başlamıştı. Bir yandan da alçak sesle mırıldanıyordu. "manyaksın sen, manyak..."

***

Bu olaydan bir yıl kadar sonraydı ilişkileri acıta acıta, kanata kanata sona erdi. Merve doğup büyüdüğü şehre dönmüştü. Aslında Merve'nin hep kaçmak, onun ise günün birinde sürekli orada yaşamak istediği o sahil şehrine...
Ayrıldıktan birkaç ay sonra, iş yerine gelen postalar arasında kalın ve ağır bir zarf çıktı. Merve göndermişti. Heyecanla açtı zarfı, yırtar gibi. Bez ciltli bir hatıra defteriydi. Etikeyindei yazıyı görünce üşüdü, titremesini bir türlü durduramadı.
"Rüyalarım"
Merve bu deftere rüyalarını yazmıştı.
Kendine gelir gibi olduğunda hızla sayfaları çevirdi. Hangi tarihi, hangi rüyayı aradığını çok iyi biliyordu. Buldu da... Ve okudu.

"11.05.1997. Yağmur vardı. Sırılsıklamdım. Evden kaçar gibi üzerime birşey almadan çıkmıştım. Arkamdan geldi. 'Seni korkuttum mu bebeğim' dedi, özür dileyerek.
Beni neden uyandırdın, dedim.
Uyurken beni terketmenden korkuyorum, dedi.
Yanaklarımdan süzülen yağmur damlalarını parmaklarıyla sildi ve sonra dudaklarına götürdü parmaklarını.
Boynuna atıldım, sımsıkı sarıldım.
Seni seviyorum, diye fısıldadım kulağına.
O sırada uyandım, rüyaymış. Gerçekten daha gerçekti sanki!

Cuma, Aralık 10

Üşür Duyguların, Bilemezler.


Baktım tutmuyor elimi, geri çektim. İlk defa yapmıştı bunu. İlk defa gitmişti beni sadece soğuğun ve gürültünün olduğu sokaklarda yalnız bırakıp. İlk defa elim, onun sıcaklığını duyamadan geri dönmüştü ceplerime. Sinirliydi, hem de çok. Hepsi banaydı da, nedenini anlayamamıştım. Ellerimi ceplerime daha da soktum, öylece bekledim. Geri döner diye umut ediyordum sanırım, bilmiyorum. Ama dönmedi. Omuzları dik, sert ve hızlı adımlarla ilerleyip sokağın sonundan sağa döndü. Gözden kayboldu. Onu kızdıracak ne yapmıştım? Ne demiştim de beni sıcacık ellerinden, huzur dolu gözlerinden mahrum bırakıp gitmişti? Bilmiyordum. Ve bilmemek çıldırtıyordu beni. Peşinden gitmek istedimse de korkmuştum. Ceplerime daha da gömüldü ellerim. Şarkılar geçti aklımdan. Onlu şarkılar. Tam da onsuzken. Kör şeytan! Yavaş yavaş yürümeye başladım. Renk renk sokaklar, siyah beyaz insanlar. Anlamsız bakışlar, manasız müzikler, havada asılı kalan konuşmalar. O kadar, anlamsızlardı ki. Yürümeye zorladım kendimi. Hızlandım. Gülüşmeler, kıkırdamalar, kahkahalar, muhabbetler, dedikodular, yalanlar, tripler, bağırmalar, çığlıklar, kavgalar! Korktum. İlk defa ona kızdım. İlk defa. Beni böyle bir dünyada yalnız bıraktığı için kızdım. Korunmasız olduğumu bildiği halde gitmesine kızdım. Adımlarım hızlanmıştı, neredeyse koşuyordum. Onun gittiği yöne. Ama yakalayamazdım biliyordum. Gülüşmeler, dedikodular, yalanlar... Ah Tanrım hayır! Karışıyordum hayata. Benliğim o insan yığınına doğru akıyordu, durduramıyordum. Hayır! Dedim ama o bu sefer duymadı. Ardına bile bakmamıştı ki. Uzaktaydı duyamazdı ki. Şarkılar geçti içimden. Kuş tüyü gibi sesler. Gitme dedim. Duymadı. Duysa da dönüp bakmazdı ki. Onun gururu vardı! Benimse paltomun cebinde üşüyen ellerim..


Lust and Found dinlenerek sıcak çay
eşliğinde yazılmıştır diye de not düşer giderim..
/melankoli/ayrılık.

Pazar, Aralık 5

Yağmuru Bağışlar Gibiyim



Sanırım yağmur yağıyordu. İçerideydik. Sadece sesini duyabiliyordum. Ama sesi bile huzurdu onun, gülümsüyordum. Karşıma geçip bana kızgınca baktı. Bakışlarında her zaman bir sorgulama vardı. Her zaman azarlardı. Gülümsemeye devam ettim. Umursamadım bakışlarındaki küçümseyişi. Beni tanıyordu. Onu tanıyordum. Dert değildi. Oturdu. Tam karşıma. Bir sandalye çekti, oturdu. Ellerimi avcunun içine aldı. Dışarıda yağmur hızlanmıştı. Damlalar yerlere düştükçe değerlerini kaybediyorlardı. Gökten tek bir damla halinde düşüp, yerde milyonlarca damladan oluşan göllere karışıyorlardı. Tıpkı insanlar gibi. Çoğaldıkça değersizleşiyorlardı.
Ellerinden içime akan sıcaklığı seviyordum. Huzurdu işte. Tadılasıydı. Sevilesiydi. Düşünmek her zaman yaramazdı, hissetmeliydi. "Yapma..." dedi bana. "Bu kadar güçsüz olma." Gözlerinin içine baktım. Gülümsedim. Ellerimin cılızlığından anlamasını bekledim;
-ben küçüğüm, dayanamam, dedim ona ellerimle.
-insanlar fazla acımasız, dedim gözlerimle.
-mutluluğun denklemleri fazla karmaşık, dedim beynimle.
Hepsini duydu. Hak verdi. Gözlerini yere devirdi, düşündü bir süre. Bana hak vermişti! Sevilesiydi. "Ne istiyorsun?" dedi. Düşündüm... Düşündüm... Beynimden boynuzlu atlardan, pembe panjurlu saraylardan, yıkılmayacak kumdan kalelerden ya da hiç gitmeyecek insanlardan oluşan çocukça hayaller geldi, geçti. Gülümsedi. O herşeyi bilirdi. İçimi, dışımı. "Büyü biraz." dedi. Dudaklarımı büktüm. Yağmur yavaşlıyordu. O da gidecekti. Nefes alışverişlerim normale dönmek üzereydi. Damağımdaki sütlü çikolatanın tadını hala alabiliyordum. Elini kaldırdı, irkildim. O bana el kaldırmazdı, bilirdim. Kaldırdığı elini saçlarıma indirdi. Gözlerimi yumdum. Gideceğini biliyordum. Sonra bir kaç rüya gibi dakikada saçlarımı okşadı. Kafamdaki tüm derdi tasayı yağmura kattı. Ceplerini karıştırdı, dudağımın kenarına minik bir gülümseme bıraktı. Toparladı tüm etraftaki hüzünleri, pencere pervazındaki göz yaşlarını, tezgahtaki kötü anıları. Kalbime doğru yola çıktı. Yarattığım tüm ben'erin yanına.
Gittiğinde oda boş, kalbim kalabalıktı.
Gülümsedim. Geri geleceğini biliyordum...
O, ben öldürmeden ölemezdi.

/içimdeki kalabalık I
rüya gibi hayaller...


Cuma, Aralık 3

Yazası Gelir İnsanın Bazen

Dertler dertler...

Şu sıralar hayatım ciddi anlamda dert yumağı. Nasıl anlatayım, nereden başlayım bilemiyorum. Onca zamandır yazmıyorum ( en azından yazmak istediklerimi yazmıyorum) çünkü sizleri sıkmak, bayıltmak istemiyorum. Ben de isterim burası cıvıl cıvıl bir blog olsun. Ama insanın içi cıvıl cıvıl olmadığında şahsi şeyleri de olamıyormuş demek ki. Paylaşmaya ihtiyacım var.

Son zamanlarda insanlar üzerime üzerime geliyorlar. Her zaman kendimi dört duvar arasında hissederdim şimdi o dört duvarımın içerisindeki insan bolluğundan oksijensiz kalıyorum. Tüketiyorlar beni. Büyük kalabalıklarda bir başına kalmak diye birşey var, bilirsiniz. Bu da öyle birşey.
Bir anda hayatımda köklü değişiklikler yarattım. Ve altından kalkmakta güçlük çekiyorum. Eski alışkanlıklara yenilerini eklmeye çalışıyorum. Ve eskilerinden bazılarını elemeye. Ama "alışmış kudurmuştan beterdir" derler hani. Ne alakaysa şimdi konuyla. Öyle işte. Demişler.

İçine sıçtığım bir karakterim var. Bazen o kadar nefret ediyorum ki kendimden. Bunca dertlenmemin sebebi az önce Sayla'yla ettiğim kavga elbet ki. Onu ne kadar sevdiğimi her fırsatta söylüyorum burada. Sorumsuz bir insanım ben. İhmalkâr. Dertlerle boğuşurken kimseyi umursayamam. Kimseyi göremem. Bu yüzden iki üç sene önce de çok tartışırdık onunla. Ama şimdi çok ciddi olduğunun farkındayım. Bir de onun yanımda olduğunu hissedemezsem yıkılırım ben. Kahramanını kaybeymek. Kendi hatalarınla. Büyük kayıp.

ve Okul. Bu senenin başında okula adam gibi gitmedim. Şu an 8.5 gün devamsızlığım görünüyor. Ama onun x2 olduğunu sınıfımdakiler iyi biliyor. Hatta benden daha çok takip ediyorlar, sağolsunlar. Müdür yardımcımız da böyle bir insan işte, ne yapalım. Notlarım beklediğimden kötü geliyor ve o konuda da tırsmaya başlıyorum yavaş yavaş. Matematikten özel ders falan almam gerek birilerinden. Gerçekten o adamın dediğinden tek kelime anlamıyorum ben ya.

Aslında en çok da şu zamanlarda elimde bir fotoğraf makinesi olmalıydı diyorum. O kadar boş bir insan olmaya başladım ki yine. - İnsanın kendi emeği ve özeni ile ortaya çıkan o şey o kendi "eser"i o kadar değerli oluyor ki. Mesela şu sıralar resim kursuna gidiyorum daha önce bahsettim mi bilmiyorum ama. Pazartesi günleri, okuldan önce. İki gün önce falan bir kaç el çizimi yaptım. Sanırım becerebileceğim. Umut verici duruyorlar. Gözümün önünden de ayırmıyorum ilham versinler diye. :)

Çok karışık gidiyorum biliyorum ama yazasım gelmişken yazayım bırakın kendi halime. :)


İki gün önce gece 500 Days Of Summer'ı izledim. Bileni çok vardır eminim ki. Çok etkilendim! Bilindik tadıldık hiç bir aşk filmine benzemiyordu. Zaten aşk filmi kategorisine bile almayacağım onu çünkü o kategori şu sıralar fena kasıyor beni. Bambaşka bir tattı. Konusu o kadar gerçekçi ve açıktı ki. "Kız erkeği sevdi, erkek kızı sevdi, sonra da sonsuza kadar mutlu yaşadılar." tarzı sahte hikayelerden ya da 'Tüm zorlukları aşıp kızla erkeğin bir araya gelmesiyle biten filmlerden değildi. Sonuçta onun sonrasınaı bilemeyiz değil mi. Evlendikten sonra belki adam çekilmez bir herif oldu çıktı ya da kadın tahammül edilemez biri. Kim ne bilebilir. İşte Bu film o bizim 'bildiğimiz' filmlerden değildi işte. Mutlaka izlenmeli diye düşünmekteyim.

Tekrardan para biriktirmeye başladım. Eskiden annem, ablam ve ben olduğumuz için sürekli çıkar en azından gaziosmanpaşada tur atardık. Benim annem dayanamaz öyle çok beğendiği ya da bizim çok beğenerek baktığımız şeylere. Alır. Ama artık Emir var ve annem her zaman dışarı çıkamıyor. Yoruluyor o çocukla. O yüzden de yeni birşeyler alamıyorum hiç. Bunun bir ihtiyaç olduğunu tüm hemcinslerim bilirler. Şimdi en azından elimde para geçecek bir süre sonra, onu da katarsam kendime istediğim birkaç şeyi alacağım. Beni mutlu edecek birşeyler en azından.

Kısa zamanda toparlanacağım.
Bana ne gerekli ya da nelerden kurtulmalıyım kestirdiğim anda tamamdır.
Mutluluğu hep uzaklardan ya da sihirli değneklerden beklediğimin farkındayım. Artık ona ulaşmak için birşeyley yapmam gerektiğini de biliyorum. Deneyeceğim. Gerçekten deneyeceğim.

Şimdilik bu kadar. Görüşürüz dostlar.

Pazar, Kasım 28

Aslında Bir Konu Var

4746010815_01695d6ef4_o_large


Ne anlatsam acaba bu gün size.

Şu son günlerde dinlediğim şarkılar bile değişti. Bundan memnunum çok güzel sesler, çok güzel şarkılar keşfettim. Beynim baya bir dağınık, yazıyı toparlayamazsam mazur görün.

Dün gece tarot falıyla ilgili bir yazı yazmıştım dimi. Eskiden fala inanmayan bir insandım. Ki bir havalara girerdim "Fal da neymiş yeaa" tadında. Bir kere ikna ettiler, kalktım falcıya gittim teyzemlerle gaza gelip. Bana fal bakan bir adamdı. Ortam gergin, ben daha gergin. Böyle bir kafe ortamı, kahveni içiyorsun, soğuduktan sonra da farklı bir masaya geçiyorsunuz falcıyla. Sonra o size anlatıyor, kalkıp gidiyorsunuz. İlginç birşey. O gün baya sıra vardı bir de falda. Bekle bekle, sıkıntılar. Kahve soğudu, sıra geldi, beni aldılar. Adamın karşısında oturdum. Ciddi ciddi suratıma bakıyor. Toparlandım ben de bi elimde olmadan. Adın ne? dedi. Merve, dedim. Yaşın dedi. 16 dedim. Yazdı. Sonra falımı açtı. 5 dakika kadar fincanın içine baktı sonra kapatıp anlatmaya başladı. Ben şimdi burada ne anlattı, ne etti anlatmayacağım elbette. Ama beni fala inandıran kısım şu oldu.

- Imm okul konusunda ne söyleyebilirim... İstanbul'da okuyacaksın üniversiteyi.
- Iı aa.. [bol hayal kırıklıklı bir ifade]
- Biliyorum Kocaeli istiyorsun ama... O olmayacak.
- Kem küm şey ama . fmsdf

Gerçekten hiç beklemediğim bir tutturmaydı. Afalladım birden böyle.  Daha sonra fal baktırtmak nasip olmadı, ama taksimdeyken yanımda para olsa gitmeyeceğim yer değil bir Fal kafe yani..
Neyse. Kapatalım artık şu fal konusunu. Sıkıldım.

Tumblr_lcli09vvtq1qcoe5ho1_500_large

Keşke dışarı çıksam da anlatacak mekanlar, olaylar birikse kafamda.

Canım acayip Ranger'a binmek istiyor. Bir kafa üstü geleyim belki yarar da beynimdekileri döker rahatlarım. Zaten okulumun arka sokağında lunapark var. Bu hafta mutlaka giderim. Oraya son gittiğim günü anlatmak istemiştim ama üşenmiştim. Artık okuldan 6'da çıktığım için böyle hava kararmışken gitmek nasip oldu Adapark'a. Bomboştu neredeyse kafeler haricinde. Bende amfi tiyatronun sahnesine çıktım çantamı bir kenara fırlattım. Nikita'yla şarkı söyleyip dans ettik. Bomboş taş merdivenleri gözlerimi kapattığımda öyle insanlarla dolduruyordum ki. Sahnede olmak heyecan verici birşey olmalı. Evet evet mutlaka öyle olmalı!
Bir de orada bir kule var. Orada oturdum baya. Nikita okuyorsan hatırla! Kilitliydi kule. Demirlerden atlayıp merdivenlerine çıktık. Sonra koştura koştura yukarı. En üstünden lanet parkada gerçekten çok güzel görünüyordu. Işıklar falan. O iki surun arasında oturup ayaklarımı sallandırmak da ayrı bir güzeldi. Dışından ufacık görünüyor da oradan bakınca... /ilk düşeceğin yer kulenin merdivenleri az şansın varya beton yol eğer eski hayatında kuş falansan da göl. Göldeki suyun en fazla beline kadar geleceği düşünülürse "en iyi ihtimal" falan da yok yok yani .d / Neyse kısaca güzeldi, eğlenceliydi, unutulmayacaklardandı.

Tumblr_lckj9ssr0e1qdpyw5o1_500_large

Klavyemin hala backspace tuşu çalışmıyor. Resmen delete+shift+oktuşlarını falan kullanıyorum silmek için. Büyük çaba. Ama resmen alıştım. Siz siz olun klavyenizin üzerine muzlu puding dökmeyin. 

Bir de şey.. Annem benden nefret ediyor. Allah'ım cidden çıldırmak üzereyim ben ya. Pimpiriklik diye bir hastalık olmalı. Anne. İnsanlar oturmaktan ölmezler. Ben 17 senedir ölmüyorum. Beş dakika arayla "Meerve" diye çığlık atmaktan yorulmuyor kadın ya. Yok arkadaş yorulmuyor ama. Neymiş odadan çık-mış. Hayata katıl-mış. Ya sizin katılmamı önerdiğiniz hayat 'salon' 'mutfak' 'ev işi' 'çay yapma' 'tv izleme' BU. Gittiğimde çay içiliyorsa gözler televizyonda. Yine kimseden laf söz çıkmıyor. Eee ne anladık. Ben kendi odamda da gayet mutlu oturup mal gibi bir ekrana bakabilirim. Yanımda oturuyorsdunuz diye daha mı zeki hissetmem gerekiyor. Şu gerizekalı psikolojimin en büyük sebebidir. Off gibi ünlemlere gelemem demiştim. Bu kadın OFF ÖFF NEDEN YAŞIYOSUN KIZIM SEN Bİ ÖL DE KURTULALIM! modunda daimi suretle. Gel de sakin bir insan ol çık şu evden. İmkanı yok abi. İm-ka-nı yoook.  

Tumblr_lcloua8pqj1qal7ado1_500_large

Sayla'yı çok özledim. Bana şu an sadece o iyi gelebilir.
-
Ben biraz gidip sınav çalışayım. Herkese iyi günler.
Sizler benim yerime mantık barındıran yazılar yazın olur mu?
Bu aralar aklım yerinde değil de pek.
 /aslında bir konu var-dinle/

Öpüldünüz!

Cumartesi, Kasım 27

Kılıç Yedilisi


Tumblr_lairc4dgzw1qb3ky1o1_500_large


Tarot sever misiniz? Ben severdim.

Geçtiğimiz yaz Bursa'ya giderken otobüse binmeden önce dergi almak için bir büfeye dalmıştım. Dergilere bakarken Elele dergisinin tarot kağıtları ve açıklama kitapçığı verdiğini gördüm. Normalde okumayacağım bir dergi olmasına rağmen dayanamadım onu aldım. Daha sonra daha otubüste tarot kağıtlarıyla oynaşmaya başladım. Tek kart seçmeler falan. Eğlencesine.Sonrasında biraz anlayınca olayı, ablamla birbirimize ve arkadaşlarımızla aramızda bakmaya başladık. Bazen de yalnızken elime alır aklımdan bir isim geçirir kart seçerdim. Bazen bazı insanlar hakkında inanamayacağınız kadar doğru kartlar çıkar.

Bursa'dan sonra Antalya'ya geçtik. Evde canım sıkıldığından, elimden kartlarım düşmüyordu. Bir kişi. Bir kişinin adını tekrarlayarak içimden, sağ elimle yayıyordum kartları. Sol elimle çekiyordum. Ve yine aynı kart. Yine Kılıç Yedilisi. Yine. 5 kere üst üste...

Kartta askerlere ait kılıçları çalarak kaçan biri gözükür. Hırsız parmaklarının ucuna basarak sessizce yürürken farkedilip farkedilmediğini anlamaya çalışır.  Kısacası savaş meydanından askerlerin silahlarını çalarak kaçan biri. İçindeki duyguları birer birer söküp parmak ucunda kaçan bir adam. O gittiğinde, çıkarttığınız çorabı bile bıraktığınız yerde bulamayacağınız bir adam. Savunmasız bırakan ve acımasızca vuran. Kendini dibine kadar aptal ve hiçbirşeysiz hissettiren.
Kılıç Yedilisi: Artık tarotu sevememe nedenim.
Ve bu da benim ona yazdığım son yazı.

Salı, Kasım 23

Soru - Cevap Mimi

Bir an yazıya nasıl girmem gerektiğini kestiremedim. Sevgili blogger'lar, hastalıktan kendimi kaybetmek üzereyim. Burnum silmekten yara olmak üzere, gözlerim şelale gibiler, elimi kaldırmaya mecalim yok. Nezle seni seviyorum dostum ama sınav haftası değil ya. Böyle de bir şansım var, kahretsin. İki gündür okula gidiyor, sınava girip eve dönüyorum. Yarın da çok tatlı bir matematik sınavım var, ama kalacağımı bildiğimden hiç zorlamıyorum onu da, kendimi de.  Her neyse. Hoşgeldin grip. Ziyaretin kısa olanı makbuldür bilesin.


Şimdi de asıl konuya gelelim. Sevgili Mia bir kaç gündür nereden gelecek diye bekkediğim mimi bana yolladı. Sevdiğim birinden geldi daha bir sevdindim. Teşekkürler Mia. :)
(başlığa hoş birşey koyayım diye bir saat düşündüm, bulamadım iyi mi.)

En sevdiğiniz kelime: Gökkuşağı
(renklere aşığım)

Nefret ettiğiniz kelime: Soğuk
(üşümeyi sevmem)

Ne sizi heyecanlandırır: İzlediğim bir filmi ilgileneceğini düşündüğüm birine anlatmak.
(çok isim var)

Heyecanınızı ne öldürür: İlgileneceğini düşündüğüm kişinin yüzünden pek de ilgilenmediğini anlamak.
(bu pisliği yaparlar bazen işte)

En sevdiğiniz ses: Sarah Blasko şu an için. Bir kaç dakika sonra değişir ama.
(şarkıyı dinlemenizi tavsiye ediyorum)

Nefret ettiğiniz ses: Telefon kolonun yanında çalarken kolonun patlarcasına çıkardığı dıttırı dıt dıt sesleri.
(önceki kolonumu parçalamamı nasıl açıklayabilirdim yoksa)

Hangi mesleği yapmak istemezsiniz: İçerisinde bilgisayar olmayan bir mesleği. Gerçi kaldı mı öylesi?
(graphic design forever)

Hangi doğal yeteneğe sahip olmak istersiniz: Şarkı söyleyebilite.
(en çok özendiğiniz şey deseniz de bunu derdim)

Kendiniz olmasaydınız kim olmak isterdiniz: Kendim olmayacaksam ölebilirim np.
(ne yapayım canım başkasının hayatını)

Nerede yaşamak isterdiniz: Adalardan birinde.
(hep hayalimdir neden bilmiyorum)

En önemli kusurunuz: Sinirlenince ağlarım.
(kavga durumunda çok zayıf duruma düşürür)

Size en fazla keyif veren huyunuz: Canım istediğinde çocuklaşabiliyorum.
(marifetlerimi yazmıycam ama bu durumdan  çok keyiflendiğim aşikar)


Kahramanınız kim: Sayla.
(süper sayla) (asdasdsadas)


En çok kullandığınız kötü kelime: Maal. (!)
(ağzımın bozuk olduğunu çaktıracak değildim heralde)


Şu anki ruh haliniz: Halsiz, hasta, yaşlı.
(nezle)


Hayat felsefenizi hangi slogan özetler: Üç günlük dünya. 
(uygulayabilirsem çok heyecanlı olacak aslında)

Mutluluk rüyanız: Size söyleyemem, çok gizli.
(all i waant... aall i waannt)

Sizce mutsuzluğun tanımı: Kendinden eksilmek.
(...)


Nasıl ölmek isterdiniz: Yanarak ölmeyeyim de asansör boşluğuna düşeyim, kabulüm. 
(yangın:korku deprem:korku)

Öldüğünüz zaman cennete giderseniz Allah'ın size ne söylemesini isterdiniz: Eveet, bir maceranın da sonuna ge.. Böyle bir soru olur muymuş, siz de. 
(lütfen ama)


Cevaplarını merak ettiğim kişilerin hepsi mimlenmişlerdi. Bu yüzden bu sefer mimsiz bırakıyorum. İyi akşamlar. Dua edin de yarın okula gitmeyebileyim...

Pazar, Kasım 21

Şiirlerin Yalın Hali

Tumblr_lc4fz9he921qb1aypo1_500_large

Düşünsene bi'.
Dünyadaki herkes susmuş, seni dinliyor.
Sokaklarda derin bir sessizlik, evlerdense çıt çıkmıyor.
Düşnüyorsun; benim söyleyecek birşeylerim vardı, diyorsun ama,
Dudaklarından tek bir kelime dahi dökülmüyor.
Yüzler o denli yabancı
Sessizlik o denli tanıdık ki sana.
Yine susmayı yeğliyorsun.
Kıskanıyorsun kendi sesini, kendi özünü
Bu canını yakmış insan mezarlığından.
Sonra dünya tekrar dönmeye başlıyor.
İnsanlar nefes alıp alıp veriyorlar tekrar.
Ve sokaklardan oyun sesleri yükseliyor.
Evlerden yemek kokuları.
Evet;
İşte böyle daha iyi diyorsun.
En azından kendi kelimelerin sana kaldı.
Yalan dünyaysa yaşanılıp tüketilmeye devam ediyor.


639 Sayfa Sonunda, Mutluluk!

Sonunda başardım! Sonunda kitabımı bitirdim! Ay bir huzur, bir mutluluk, şu an bilemezsiniz. Sonunun iyi bittiğini söyleyemeyeceğim gerçi. Tamamen hüsran ve kalp kırıklıklarıyla son buldu Bakirenin Aşığı. Kitap Boleyn serisinin 3. kitabı. Konusunu bilenleriniz elbet ki vardı.  I. Elizabeth'in zamanında geçiyor. Kraliçe soruyor: Aşk mı? Taht mı?

Bundan sonrasında okumayı düşünenler turuncu kısımları okumasınlar. :)

Kitap boyunca Elizabeth'den nefret ettim diyerek başlayacağım. Oysa The Other Boleyn Girl'de filmin sonunda hatırlarsınız.

"Henry'nin İngiltere'ye güçlü bir vâris bırakmama korkusu yersiz çıktı. Bıraktığı vâris İngiltere'yi 45 yıl boyunca yönetti. O vâris çok istediği bir erkek değil ama Anne'in verdiği, güçlü , kızıl saçlı bir kızdı. Elizabeth."


...tadında bir sahne mevcuttu. Ben hep Elizabeth devrini çok parlak hayal etmiştim bu sebeple. Ama gördüğüm o ki Elizabeth pek de iyi bir kraliçe olmayı becerememiş. Aman ablam tahtta, yok taht benim olacak, yok artık vatan haini oldum, biraz zindana atıldım, heh tahta geçtim derken kendini bir vatan hainine aşık bulan bir kraliçe. Vatan hainliği, taht hırsı yedi düvelce bilinen, üstelik de elinde avucunda hiçbirşeyi kalmamış, sarayda sadece at terbiyecisi olan bir adam: Robert Dudley + İngiltere kraliçesi. Elizabeth'e acımam vardı da o Robert Dudley'i bulsam bir kaşık suda boğacağım. Böyle hırslarına yenik düşmüş bir adam daha yok dünyada. Babası bile vatan hainliğinden gözlerinin önünde can vermiş. Bir akıllan be adam. Evli olduğu halde bir Kraliçeyle evlenebilmeyi hayal etmek bir rüya olmalıydı zaten senin için.

Her neyse. 
Beni en çok şaşırtan kitabın sonundaki yazarın notuydu. Robert'ın yıllar sonra Laetitia Knollys ile evlenişi. Kendisi bir Boleyn'dir de. İlk idam edilen kraliçe {aynı zamanda Elizabeth'in annesi } olan Anne Boleyn'in kız kardeşinin, Anne'in kocası Kral VIII. Henry'den olan kızı Catherine'in biricik kızı Laetitia. (ben karıştırmıyorum arkadaş, saray entrikalarla kavruluyor.) Elizabeth ne acılar çekmiştir kim bilir. Ama Gregory'nin düştüğü nota göre Robert ölümünden önce son mektubunu Elizabeth'e yazmış ve Elizabeth başında Robert'ın mektubu ile can vermiş. Böyle de düşününce içim burkulmuyor değil.

Onun dışında, açık ve net,  kitaptaki favorim her zaman Laetitia'ydı. Böyle kibirli bir kız olamaz. Kitapta o kısmı aradım ama bulamadım şu an. Bir yerde W.Cecil ona soruyor:
"Kraliçe size eski kıyafetlerinden vermiyor mu?"
"Ah Cecil yapmayın, Elizabeth'den bahsediyoruz. O mukayese edilmekten hoşlanmaz. Aslına bakarsan yerinde olsam, ben de benim kıyafetlerimi benim üzerimde görmek istemezdim..." diyordu.

Robert  & Laetitia çok da saçma bir ikili değiller yani. .d


Ya bir de şey...
Bundan dem vurmazsam öleceğim. Kitapları okuyanlar bilir. Kızıl saçlı Elizabeth güzelliğiyle bütün sarayı kendine hayran bırakmıştır, gülümsemesinin güzelliği dilden dile dolaşır, flörtkâr bakışları her erkeği etkisi altına alabilir. Arşidük onu ister, o onu ister, bu onu ister de. Elizabeth bu resimdeki yani. İnsan bir "Nasıl ya" olmuyor mu? Kitapta Elizabeth'in tasvirlerini görseniz, resmen gözümün önünde kızıl saçlı bir tanrıça beliriyordu. Aklımda anca iki sebep oluşabiliyor: Ya o zamanlarda resim sanatı berbattı, ya da o zamanlarda insanların güzel anlayışı tamaamen farklıydı. Tamam birincisi daha olası, peki.

Kitapta Dudley'in yakışıklılığı aşağı,  Dudley'in gülüşü yukarı. Öyle yakışıklı bir tasvirin üzerine resim de bu. Hani, ben bile daha yakışıklıyım diyim. O derece. Bu hallerinden katlarca farklı olduklarını düşünmem anormal değil sanırım. Hadi ikisini kabullenirim de Laetitia'nın resmine onca merakla bakmışken şu resimle karşılaşmak cidden hayal kırıklığımsı birşeydi.








Eğer resim çizmek gibi bir yeteneğim olsaydı kesinlikle hayallerimdeki Robert'ı, Elizabeth'i, Laetitia'yı hatta Mary ve Anne Boleyn'i mutlaka çizerdim iyi hissetmek için. Dert edindim de burada kendime. :)

Bu konuda bir yazı yazmalıydım mutlaka.
Herkese iyi geceler. Yerime de uyu insanoğlu.

Cuma, Kasım 19

İçmedim, sadece kalbim sarhoş.



Ben şu an;
fincanımın kenarından içine atlayıp çayımın içinde boğulmak istiyorum.
ya da saatlerdir açık olan ışığımın ampulünün içinde oksijensiz kalmak,
ya da klavyemin tuşlarının arasında kaybolup benden bir daha haber alınamamasını,
ya da sağımdaki kitaplıkda duran kitabımın arasındaki ayraca kendimi asıp sallandırmayı,
ya da bilgisayarımın arkasındaki kablolardan tutunup birinden diğerine atlarken takılıp düşmeyi,
ya da belki dee kalbimin içinden çıkıp, beynime gitmeye çalışırken damarlarımdan bir tanesine takılıp, miğdeme kapaklanmayı.

Anlaştık mı?
Ben de öyle düşünmüştüm zaten.

Perşembe, Kasım 18

I'll be ok. just not Today.

Son zamanlarda yaptığım en mantıklı şey diye sorsam kendime. Yanıtsız kalacak seçmeli sorularımdan biri olur muhtemelen. Şıkları elediğinde hiç bir şık kalmayanlarından. Ya da son zamanlarda yaptığım en eğlenceli şeyi sorsanız? Hmm, şey, ııı falan olurum.
Düşününce kalp kırıklıkları somut bir kavrama dönüşebiliyor bence. En azından etkileri kesinlikle somut. Depresyon çok afilli bir kelime. Şu an bakın herhangi bir sosyal ağa. Tüm ergenlerimiz depresyonda. Her yanda depresif yazılar, melankolik müzikler. Kendimden biliyorum. Toparlanmak zorundayım. Böyle olamaz. Cümlelerim kısalıyor. Ben gidiyorum. Kendinize bakın olur mu. Aşık falan da olmayın.

Tumblr_lab9ilmhpo1qdbcmlo1_500_large

Pazartesi, Kasım 15

Bayram Gelir Hoş Gelir



Evet sevgili bloggerlar. Bugün arife yarın bayram. Size farklı birşey yazmayı bende isterim ama yorgunluktan aklıma birşey gelmiyor. Bizde bayram denilince ilk akla gelen bayram temizliğidir. Yani benim için. Bu sene baya baya erteledik işleri, kaldık arifeye. Ev de yeni bildiğiniz gibi, misafir de olacak. Her bayramdaki "Kim gelcek bize yeaa" bahanemi bu sefer yemeyecekler. El mecbur didik didik iş yaptım sabahtan beri. Süpürme işini de ablama şutladım. Seviyorum seni abla. Sonracımaa... En mükemmel olay şudur ki, günlerdir istediğim yemek şu an yapılıyor mutfakta. Söyleyip de canınızı çektirtmiycem (tanrım, çok iyiyim). Çok açım. Herneyse, bol tıkının, bol bol protein alın. Herkese iyi bayramlar. Annanenizi, babannenizi, dedelerinizi kafalayın, torun her yaşta çocuktur, para ister, bayramdır, yazıktır. Sürekli "ah eski bayramlar nasıl güzeldir dimi ananne" muhabbeti yaparsanız yiyorlar. İyi şanslar.

[bu arada bayramla ilgili resim ararken bu aşağıdaki çok ilgimi çekti..
..hatırlarsınız bunların benzerleri böyle bakkallarda 100binlira'ya satılırlardı. ne yerdim var ya. :)] 
[bir de şey. arife dedik de canım aşure çekti. neden bilmiyorum. neyse artık gidiyorum buralardan bay.]



Pazar, Kasım 14

Garip Ben - Garip Mim

Eveet, yeni bir mim ile yine buradayım. Aslında bugün yazasım var ama toparlayamıyorum o yüzden azıcık hazıra konayım yine konu konusunda. ™ мγdяєaмcim sağolsun beni mimlemiş de yeni bir yazı yazma şevkini bana bahşetmiş. Teşekkürlerimi iletirim burdan.

Şimdii...  Mimimiz demiş ki:
Garip alışkanlıklarınız ve yapamadığınız şeyler nelerdir?


En ilki şudur sanırım garip olarak. Nedenini hala anlamamış olsam da şu manzarayı görmeye dayanamıyorum. Direk miğdem bulanıyor. Kahvenin üzerindeki köpükten bahsediyorum. Aslında tam olarak ondan da bahsetmiyorum ya, böyle pürüssiz bir zeminde nokta nokta-delik delik şeylerin olması direk miğdemi bulandırıyor. Tam anlatamıyorum. Mesela kapiçino aldıysam bir yerde önce deli gibi karıştırırım üzerindekiler gitsin diye. Sonra içerim. Ya da kahvenin üzerinde varsa işte. Ya da o üzeri delik delik topuk törpüleri vardır. Direk kaldırırım gözümün önünden. Of tam anlatamıyorum ama garip işte. Nereden çıktığını bilmediğim bi' huy.


Off-Üff gibi sıkılma ünlemlerine hiç mi hiç tahammülüm yok. Mesela geçen sene arkamda her dakika "Üüffff" "Oofffff" diyen bir arkadaş vardı. Direk içimi bir sinir kaplıyordu böyle. Dönüp dalasım, ağzını yumruklayasım falan geliyor hala. Ama annemden alışık olduğum için frenliyorum kendimi. Annem dünyada en çok Üf''leme Rekoru diye bir şey olsa maratona koşacak bir isim. Dayanamadığım bir ses işte.


Daha önce de demiştim. Yolda canım sıkıldığında telefonu sessize alır kulağıma dayarım. Dışarıdan dinleyen birinin asla anlayamayacağı bir biçimde kendi kendime konuşurum. Genelde sesli düşünmek istediğimde yapıyorum bunu. O zaman sanki ikinci karakterimle iletişime geçmiş gibi oluyorum. Ani bir olayda uyguladığımda saçma sapan bişey yapmamam için beni frenleyen şey bu oluyor genelde. Bir de sakinleşiyorum tabi. Çene işte.


Kapı! Bu alışkanlık kesinlikle her 2 kişinin 1'inde vardır diye düşünsem de, annem ve ablamın beni azarlamalarından artık garip birşey olduğunu düşünmeye başladım. Oturuyor olsam da, şarkı söylüyor olsam da, dans ediyor olsam da, film izliyor olsam da, uyuyor olsam da ya da konuşuyor olsam da. O kapı kapalı olacak abi! Bu yani. Batıyor. Çok pis batıyor hemde.


Veeee;
'da haftanın şanssızları olsunlar bakalım. :)




Salı, Kasım 9

Memnun Oldum Psiko

Kendinle tanışmak numara 1: Benim'ci. Benim için kendi malım her zaman değerlidir ki bu beni az çok bencil yapar. Bu şey gibi değil, herşey benim olsun! Hua dünyalar benim olmalı! Çok daha masum bir huy aslında. Sadece kendimin olana kadarşı aşırı ilgim ve alakam var. Benim masam benim bilgisayarım benim deftesim vs. Süt kardeşim bu yüzden benim çok bencil olduğumu düşünüyor. Öyle olmadığımı biliyorum çoğu zaman bazı eksiler tüm artıları götürebiliyor.
Kendinle tanışmak numara 2: Ayrıntıkolik. Herşeyin en dibindeki bit yeniğini bulmakta üstüme yoktur. Adam tanımam yani. Biraz da beni titizliğe iten bir durumdur bu ama sadece bana ait olan şeylere karşı toplu olma kaygım olur (bkz:num1) diğerleri gram umrumda olmaz. Dışardan fena halde dağınığımdır yani. 

Her neyse. Şimdi daldan dala atlamış olmak istemiyorum ama konumuzun bunla uzaktan yakından alakası yok. :)

Gün gelir Kumsal'ın bilgisayarı modem algılamaz, Kumsal internetsiz kalır. Bu günler seyrek ama çok karın ağrılıdır. Yine böyle bir günde Kumsal bilgisayarının başına geçer ve kaldırdığı tüm oyunlar için kendisine bir güzel söver. Daha sonra da daha önce yapmaya karar verip bıraktığı bir işi hatırlayıp müzik dosyalarına dalar.


Bir müzik arşivim var kendi çapımda. Bu tarz şeylere arşiv denmemekte farkındayım ama benim için 'benim' müziklerim, 'benim' arşivim. :) İşte dün gece ben internetsiz kalınca başladım bu şarkılarımı toplamaya. Şarkılar tamamen dağınık bir şekilde duruyorlardı. Onları söyleyenine göre dosyaladım, resimledim. Saatlerimi aldılar ama ayrıntıkoliğim işte. O resimleri tek tek netten bulup oraya koymasam ölürdüm. :)




 
Kendinle tanışma numara 3: Böyle de psikopatım işte.


Müziksiz bir hayat hatadir.
                              Nietzsche

'der giderim. :) İyi akşamlar.




Pazar, Kasım 7

Saç Davası

İmkanı yok, birşeyler yazamam şu an. En azından mantık çerçevesinde. Birazdan, birazdan dediğim de 12'ye doğru evden çıkacağım. Mümine ile buluşacağım. Artık dersaneleri yürüme mesafemde o yüzden beş dakika erken çıksam yeterli, diye aklımdan planlar yapıyorum. Saçlarımı dün gece teyzeme ördürttüm. Şu an sevgili yarı bozuk balıksırtılarımla mutluyum. Neyse zaten açacağım gitmeden, amaç dalgalı olsundu. Kıyafetlerimin %90'ı ortada yok. "Yazlıkları da kaldıralım bu kadar işe bulanmışken" diyip kaldırıldılar ama o işin arasında kimse kışlıkları çıkartmayı akıl edemedi. Sonuç; dolabımda 5-6 üst, 3-4 alttan başka birşey yok. Herneyse, ayarlayacağım birşeyler işte.
Odam o kadar garip ki şu an. Yatağımın üzerinde laptopdayım şu an çünkü odamın %89'u yatak zaten. O kadar sinir bozucu ki. Ablamla aynı odayı paylaşıyoruz ve yayla gibi bir yatağımız var. Evdeki en mini boy odayı bize verince annemler olan bu. Ayı gibi mobilyalar. Odada 'sayıyorum' 4 adım anca atarım, hadi zorlarsak  5. Buna da alışırız modundayım artık ne diyim. Odamın içine de edildi anlayacağınız.


Dün 1.5 saat kadar teyzemin saçlarını düzleştirdim. Çoğ severim kendisini. Kimseye uğraşmam zaten kolay kolay. Tabii bunu, bunu demek için söylemedim. Kendisi bana bir itirafta bulundu da dün gece. Küçükken saçlarım kalçama kadar uzun, kıvırcık ve sapsarılardı. Küçüklük resimlerime baktıkca bir sevinirim bu duruma bir sevinirim bilemezsiniz. Bana onun kestilimesinin sebebi şöyle açıklandı hep:

-Kızım bütün vitamin saçlarına gidiyordu. Minicik kalmıştın, ne yapsaydık.

Hatta arada bir geçiştirmek için pohpohlardı annem.

-Yolda herkes çevirip "Ay ne tatlı şey buuu" diyordu. Nazar değiyordu kızıma sürekli hasta oluyordu. Ondan kestirttik

Ya yaaa. Ben bunları yerdim oolum. Dün teyzemle saç mevzunu konuşuyorduk işte, elimde düzleştirici küvetin merdivenine çıkmışken (teyzemin boy,, eyvah eyvah).

-Kızım basbaya bitlenmiştiniz işte.
-Ya yok ama o yüzden kesilmemiş vitaminlerim saçıma gidiyormuş.
-Hıı evet Merve sonra bitler de o vitaminleri yiyolardı. Kızım kaldırmışlar seni, bildiğin bitlenmiştiniz ablan da sen de.
-Ya hatırlıyorum ben bitlendiğimi falan ama ama o kadar, kesilcek kadar? Ama. :O
-Hemde ben getirmiştim o biti size. O zamanlar okula mokula gitmiyordunuz. Ben gidiyordum.
-...
-Ama ben de çocuktum şimdi yani elden ne gelir ki , dimi. Dimi teyzem.
-Teyze, herkes uyuyor, saçların elimde biliyon dimi ...

dsfsdfdsf
İşte böyle. Güzelim saçlarım gitti böyle bir bit davasına. Miniciktim yağ. Üzüldüm şimdi baya bir.

Her neyse beyler bayanlar. Ben şimdi hazırlanmaya gidiyorum. Saçlarım da dalgalı olmuş az önce açtım. Ne mutlu bana. Kendinize iyi bakın. Mutlu pazarlar. :)

Cuma, Kasım 5

Yağma Yağmur, Olur mu.


  Artık gücüm yok eski yağmurlara. Damlaları sürüklüyor bedenimi, sızıyorum kaldırım kenarlarından kanalizasyonlarınıza. Gökyüzü eskisi kadar mavi, bulutlar eskisi kadar cömert değil bana. Yağan sen değilsin, basbaya su işte .

  Sensizliğim içimde büyüyor, miğdeme baskı yapıyor, yazarak kusuyorum. Bana kalırsa dünyadaki tüm parfümleri alıp uzaya fırlatmalılar. İstemiyorum onun kokusunu duyup yolda tokat yemiş gibi kalakalmayı. Dayanamıyorum. Anladınız mı? Ya da alın o parfümü sadece ona özel yapın. Kimsenin tenine yakışmaz o koku başka. Duymayacağım artık o kokuyu ve istemiyorum artık yağmur yağmasını. Beni o depresyon senin, bu depresyon benim dolandırmayın olur mu . Güçlü değilim, yıkılırım üç beş damla yağmurla.

Dans, Dans; Kurs, Kurs!

Sıkılıyorum.
Evet basbaya konu bu. Sıkılıyorum.
Sanırım asosyallikten ölücem bu aralar. Ne yapacağım, bilmiyorum. Çıkıp bilmediğim yerlere gidesim geliyor, haftalığım suyunu çekti, güvenemiyorum. Aşırı derecede alışveriş yapasım var ama sebep yine aynı, miğdeme indirdim yine onca parayı. Kursuma şikayet ediyordum ama şu an özlüyorum, en azından hafta sonu bir dışarı çıkıyordum.
Yapacak birşey yok kurslara saldıracağım yine. Aslında taşınmada önce annemle bir konuştum. Resim kursu bu sene için bana şart. Gitmek de istiyorum tabii. Ama asıl gitmek istediğim yer Afrocubanos. Dans kursum.

Latin dans dersleri alıyordum iki sene evvel. Çok da mutluydum bu durumdan. Güzeel mi güzel, tatlı mı tatlı bir hocam vardı; Seda hoca. Kendisini tanıyıp sevmeyecek insan tanımıyorum. Hem çok sıcak hem de çok asil. Şu an yürürken bi sopa yutmuşcasına dik yürümemin sebebi yine odur. Bir aralar idolümdü kendisi.
O böyle salonun kapısından çıkıp aynanın önündeki yerine geçene kadar gözlerimiz onu tekip eder içten içe iç çekerdik (ay ne içli oldu). Diğer Sait hocam bizim dersimize girmezdi, kendisi Seda hocanın sevgilisiydi falan. Her neyse son gittim geçenlerde ziyarete. Taşınıyormuş kurs. Ama yine istiklalde. En başına taşınıyorlarmış. Daha bir sevindim, daha büyük ve daha kapsamlı bir yer olacakmış.

Annemle konuşmamız olumlu geçti. Bizim için zamanında baya indirim yapılan dans kursumun parasını annemin azcıkın gözüne sokmak suretiyle kabul ettirdim. Resim kursuna bu sene ismekte gideceğim.İki kursa para yetiştiremez kadın farkındayım çünkü. Böyle ayarlayabilirsem ne mutlu bana. Okul, resim ve dansı bir arada idare edebilirsem belki bir baltaya sap olduğumu falan hissederim. Seda hocamla böyle bol salsalı bachatalı cha cha chalı günlere kavuşmayı hasretlen bekliyorum. Dua edin benim için ya, yoksa evimde parkelere kök salacağım.


Dans kokan birkaç resimle de uğurlarım sizi.
İyi akşamlar beyler bayanlar.







Salı, Kasım 2

Tek Kişilik Muhabbet

Evet sevgili blogcanlar. Ne garip bir gece öyle değil mi? Size şu birkaç günümü ufaktan anlatıp asıl konuya geçeceğim. Nakliyat pazar günü oldu, sabah 7'de başladılar. Uyanmak çok zordu ama sonrası daha da zordu. Nakliyeciler yatak başlığımı kırdılar, peki buna ne diyorsunuz. Herneyse. Herşey yeni eve getirildi ve bugün üstünkörü'nün biraz üstü bir biçimde yerleştik. Odamın ya da en azından 1saatimi harcadığım kitaplığımın fotoğrafını sizle daha sonra paylaşacağım. Evimde henüz bilgisayar kalıntısı dahi yok. Şu an teyzemde, akabinde de lanet bir F klavyedeyim. Evet kısa özet buydu.

Az evvel Paranormal Activity'i izledik teyzem ve Nimet ablamla. Filmi korkunç bulmayan 651651521 insan vardır şimdi de burada. Ama Kumsal'ın izlememesi gereken bir filmdi o. Herneyse konu bu da değil. Şimdi tekrar bir "anı" seansı yapmayacağım.

Filmimiz 2. partın ortasında donunca bizde o aralığı muhabbet ederek doldurduk. Konumuz ise tamamen şuydu: Yalnızken, kendi kendinize konuşuyor musunuz?
Ben bu konuda tamamen deli olduğuma kanaat getirdim. Odada teksem falan, kendi kendime birşeyler hakkında konuştuğum, sinirlendiğim, kendimce kendimle kavga etteğem çok oluyor. Ya aslında anlatayım diyorum da, nerden başlıyım bilemiyorum. O konuda cidden komediyim. Tek kişilik dev kadro. Bilgisayar masamın haman yanında bir ayna bulunuyor(du) ve ben tekken ya da ablam uyurken o aynaya resmen bir tiyatro sahneliyorum. Mesela o gün Sayla'ya birşey anlatmalıyım. Döner o aynaya mimiğinden tut ses tonlamasına kadar dikkat ede ede onu provalarım, ne alakaysa. Ya da çok doluysam bir konuda, kendime bir karakter yaratır, sanki karşımda o karakter varmış gibi derdimi anlatırım. Bu bariz bir sorun, bir problem belki ama bu zamana kadar benim için sadece vazgaçilmez bir alışkanlıktı. Teyzemlerle paylaşırken onların da bu konuda çoook gülmelik anıları döküldü. Nimet ablanın kızını okuldan alıp teyzeme doğru yürürken teyzemin baya baya okul bahçesinin ortasında -artık içinden kimleri geçiriyorsa onlara- gülüyor olması falan çok komediydi.
Hikayenin derinine inmek istemediğim için bu kadar bölük bölçük anlatıyorum alında. Ama mesela benim yolda yürürken kendimi kaptırıp hararetli hararetli konuşurken inanların bakışlarını fark edip telefonu kulağıma dayamışlığım çok vardır. Ya da yolda bişeyi sesli düşünmek istiyorsam telefonu kullandığım. Bir gün o telefonu seslide unutucam ve kulağımda çalacak, o olacak. .d Of bilmiyorum böyle işte. Bu yazıdan bir bok anlamamış olabilirsiniz. Sizi anlarım, saat 3de yazdığım için cümleleri toparlayıp sonunu bağlamakta çok zorlanıyorum. E bir de klavya F canım. O zaman size tek sorum şu;

Siz kendi kendinize, konuşur musunuz?

Bunu her inan yapar mı, merak ediyorum napayım. Tamam sizin benim kadar deli olduğunuzu düşünmüyorum elbet. O kadar da değil. :)



İyi geceler...